HZ.ADEM, RUH-İNSAN İLE ŞEYTAN ve BENLİK

HZ.ADEM, RUH-İNSAN İLE ŞEYTAN ve BENLİK

     Ruhun mahiyetinin bilinemez oluşu, akıl, kalp, nefis, vicdan, zihin, bilinçaltı, duygular, düşünceler, davranışlar konusunda tarih boyu, filozofların, mütefekkirlerin, mutasavvıfların, ilim adamlarının ve araştırmacıların farklı yorumlarla açıklamalar yapmalarına sebep olmuştur.Tıp ve psikoloji gibi ilimlerde de insanı hala detaylandırmaktadır.        Sözgelimi sevgi, bir kalp işi midir, akıl işi midir, nefis işi midir? Öfke, nefret, kin, haset, kibir, kaygı, korku, üzüntü gibi duygular, gerçekten sadece duygu mudur? Düşünceyle hatta duyularla ilgi ve ilişkisi yok mudur? Bu konuda kalp masum mudur, nefsin, inanan lar için şeytanın, bilinçaltının katkısı yok mudur? Yoksa sorun sadece beyinden ve sinir sisteminin işleyişinden mi kaynaklanmaktadır? Şehvet dediğimiz zaman, akıl ve kalbi hemen bir tarafa ayırıp, hedef tahtasına şeytanı mı, nefsi mi yoksa her ikisini mi koyalım?              Duygular, düşünceler ve davranışlar, ruhumuzun kendini ifade etme ve gerçekleştirme biçimleridir. Duygu ve düşüncelerin ruh dan ayrı kategorik bir varlıkları yoktur. Ruhun mekanizmaları, işleyen fakülteleri durumunda olan irade, vicdan ve nefsin fonksiyonları ve tezahürleri sayılabilirler.                  Bedensel parçalarımız ise soyut duygusal ve düşünsel plan ve proje taslaklarının uygulama alanı, inşaat sahası gibidir. Ancak bedenimizde farklı duyuların ve organların çeşitli görevlerinin olması gibi, ruha ait, işaret ettiğimiz mekanizmaların da aynı şekilde çok farklı, değişken ve kompleks işleyişleri, icraatları olabilmektedir. Duygu ve düşüncelerin belli davranışlarla ortaya çıkmalarında ise, iç oluşumlar kadar dış etkenler de önemli rol oynamaktadır.                İnsan, dairevî bir ruh varlığında, prizma yapısıyla düşünülse, vicdan-kalp ve duygular yönüyle esas olarak Allah’a, akıl-irade, düşünce, bilgi ve nefis yönleriyle de dünyaya olumlu olarak yönelmesi istenmiştir. Duygu ve Düşünce, İnsanın ilk ve en önemli varlık gerekçesidir. Melek, cin, ruhaniler, madde dünyası var edilmişti ama henüz düşünen insan yoktu. Düşüncenin ana malzemesi bilgiyle donatılan Hz.Adem, bu düşünce evrenine adım atarken, varlık da gerçek anlamını bulmuş, ilk düşünen insan, bir Peygamber olarak gönderilmişti.               İman ve ibadet mükellefiyeti, Kur’an’da çok tekrar edildiği gibi akıl sahibi, aklını kullanan ve düşünen varlıklar yani insanlar ve cinler içindir. “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler (ve tanısınlar) diye yarattım” (51/56) ifadesi, insanın yaratılış amacına farklı bir anlam yüklemektedir; o da, ibadet sorumluluğunun ve Allah Kültürüne sahip olmanın ancak Kalp ve duygularla, akıl ve düşün celerle mümkün olduğudur. Bu yüzdendir ki Peygamberimiz (S.A.V.)düşünceyle ibadeti eşdeğer hatta üstün tutmuş, evreni anlatan ayet leri okuyup da düşünmeyen ve duygulanmayan insanı kınamıştır.                Düşüncenin ana ilgi alanı Allah Kültürü olmalıdır. Çünkü bütün varlık O’nun eseridir. Evren ve insan O’nun; İlim, İrade ve Kud ret sıfatlarının ürünüdür. O’nu düşünmek, O’nu O’na uygun tanımak, aslında evreni ve insanı gerçek anlamıyla düşünmek ve tanımak anlamına gelir. Bu perspektiften bakınca, insanın (Kur’an’la beraber) evreni ve insanı bütün yönleriyle düşünmesi, tanıması ve Yaratıcısıyla ilişkilendirmesi, bir yaratılış amacı ve kulluk görevi olmaktadır.                  Allah adına, Allah’ın var ettiği dünyayı ve o dünyayı mamur hale getiren, düşünen insanı düşünmek ve tanımak! Bu bakış açısıyla insanın, iç dünyasındaki çatışmalara yaklaşmak, hayat mücadelesinde ve insanlarla ilişkilerinde karşılaştığı problemlere çözüm aramak, daima insan ve toplumu mutlu edecek yöntemler geliştirmek, böylece düşüncenin hakkını vermek temel hayat felsefemiz olmalıdır.                Kur’an açısından düşüncenin, varlık platformunda ilk şekillenmesine baktığımızda, karşımıza temelde şu ana alanlar çıkmakta dır: Cenab-ı Hakk’ın ayetlerdeki beyanları (ki biz bunlara “İlahi Düşünce” gibi bir kavram kullanmayı uygun bulmuyoruz), melekî düşün ce, insanî düşünce ve şeytanî düşünce. Melek tamamen olumlu-pozitif düşüncenin, şeytan tamamen olumsuz-negatif düşüncenin tem silcisi olarak karşımıza çıkar. Adem ise, her iki düşüncenin kaynağı olabilecek bir yapıya sahip bulunmaktadır. Nitekim olumsuz duygu ve düşünce, ilk kez Peygamberde değil, oğlunda tezahür eder.Allah, meleklere:“Ben yeryüzünde bir Halife (düşünen ve yöneten insan) yaratacağım” (2/30) demişti. Bu beyan düşüncenin eylemden önce nasıl bir proğramlayıcı olduğunu göstermektedir. Melekler, Allah’ı tesbih ve takdis ettiklerini ve kan döken, anarşi çıkaran insanın yaratılışının hikmetinin ne olduğunu sorarak, olumlu ilk bakış ve düşünce örneğini sergilerler. Bu yaklaşım şekli de, eylemin düşünce meydana getirdiğinin ifadesidir.               Melekler bu düşünceleriyle insanın, olumsuz bütün hallerinin, ancak Allah’a yönelmekle, O’nu tanıyıp, tesbih ve takdir etmekle önlenip, olumluya yönlenebileceğine parmak basmış oluyorlar. Ne var ki iyi niyetli her düşünce ve bakış, isabetli olmayabilir ya da yetersiz kalabilir. Melekler düşünce ve eylem üretmekten çok, uygulanacak olumlu eyleme göre şekillendirilmiş saf güzellik ve iyilik temsilcisi varlıklardır.           Allah: “Ben sizin bilemeyeceğinizi bilirim” diyerek, meleklere, Adem’e öğrettiği (Allah’ın kendi isimlerine, İnsan yapısıyla ilgili bilgilere, varlıklara, eşyaya, nesillere vb. bilgileri) isimleri sordu. Onlar bilemeyince Adem’e sordu, o bilince de meleklere: “Dememiş miydim?” dedi. Bu diyalog, olumlu düşüncenin ve yorumun, güvenilir kaynaktan gelen doğru bilgiye dayanması, öncelikle de araştırılması gerektiğinin dersini vermektedir.              Burada dikkatimizi çeken bir konu şudur. Tefsirciler Adem’e öğretilen bilgi konusunda genellikle dünya hayatına ait eşya isimleri şeklinde görüş bildirirler. Şüphesiz bu da bütünün bir parçası olabilir. Ancak Her Peygamber başlı başına insan eğitimcisidir. Bu da onların insanın psikolojik yapısıyla ilgili her konuda temel kavrayış gücüne sahip bulundukları anlamına gelir.              Öte yandan öğretilen isimlerin başında Allah’ın isimlerinin olduğu da düşünülebilir. Esmayı Hüsna çoğunlukla dua amaçlı okunur ve bu güzel bir uygulamadır. Ne var ki asıl olan bu anlamların muhtevalarını kavramak ve insanın hem kendi ruh dünyasında hem de insanlar arası ilişki ve iletişimlerde gereklerini uygulamaya çalışmak olmalıdır. Allah’ın her güzel ismi aslında hem insanın psikolojik hayatına hem de insanlar arası iletişimde denge ve verimlilik kazandıracak temel hayat taşlarıdır ve insanlara en mükemmel davranış modellerini sunmaktadır.           Peygamberlerle beraber Peygamber Efendimizin de insanlara güzel örnek olarak gösterilmesinin temelinde, Allah’ın bütün güzel isimlerinin en üst düzeyde temsil etmeleri ve insanlara örnek davranış modelleri sunmalarıdır.            Ayetlerde bu önemli bilgi konusuna dikkat çekildiği gibi ayrıca duygu ve düşünce saplantılarına girerek, bozgunculuk yapma, fesat çıkarma gibi yeryüzündeki olumsuz eylemlere karşı insanoğlunun bilgi gibi güçlü bir alt yapıya ve desteğe sahip olduğunun, bunun kıymetinin bilinip değerlendirilmesinin uyarısı da yapılmış yapılmaktadır.    İnsan öncesi bu ikinci diyalogda, dünya ve insan hayatının üç temel kavramı işlenmektedir: Bilgi, Düşünce ve Eylem.     Kur’an’a göre ilk diyalog “Elestü birabbiküm!..”(7/172) ile Allah ve ruhlar arasında gerçekleşmiştir. Allah bilgi sahibidir, bir insan yaratmayı dilemiş, ilim planında var etmiş sonra da varlık alemini ve sonra Adem’i yaratmıştır. Aynı sıralama Adem için de geçerlidir. Allah onu duygu sahibi bir varlık olarak yaratıp bilgi vermiş, düşünmesini sağlamış ve eylem için dünyaya göndermiştir.ŞEYTANİ DÜŞÜNCE TARZIŞeytani düşünce tarzı, duygusal bir boyut kazanarak bu aşamada devreye girmektedir. Allah, anatomik harika yapısı, bilgisi ve misyonu ile mükemmel yaratılan bu, sanat şaheseri ilk düşünce modeli karşısında, meleklerden secde etmelerini ister. Bu, o güne kadar melekler arasında, cin türünün ilk baba-örneği olarak ve İblis ismiyle (18/50), ayrıcalıklı bir konumda bulunan şeytanın, olağanüstü bir Ego-Ene-Benlik patlaması yapmasına yol açar. Bu aslında iç benliğinde, bir tohum halinde sakladığı preslenmiş olumsuz duyguların ortalığa saçılması, negatif karakter yapısının şekillenmesidir.Şeytan bir anda mı isyan ve inkar psikolojisine girdi, yoksa bekraundu var mıydı? Bir ayet bu konuda bize ışık tutabilir. Ayet, ‘Biz sizi yarattık, sonra süretten sürete şekillendirdik, sonra meleklere secde emrettik, hepsi etti iblis secde etmedi…”demektedir (7/11). Diğer ayette, Allah yaratmadan önce, meleklere balçıktan bir insan yaratacağını, ruh üfleyince secde etmelerini bildirir, sonra secde em ri gelir. Şeytana secde etmeme sebebini sorunca da, çamurdan yaratılmış olduğunu gerekçe gösterir (15/28,33).Öyle anlaşılıyor ki, şeytan, meleklerin içinde olduğundan, Adem’in yaratılmadan önce gündeme gelişinden haberdardı, belki de kendi aralarında, beşerin yaratılışı ve özellikleri konusunda konuşmalar (Mele-i Ala’daki konuşmalar (38/69) geçiyordu. Şeytan, daha o zamandan, içinden kuruluyor, “Onu tanımayacağım!” diyordu. Adem’in şekilden şekle tedrici yaratılışının safhalarını izleyebiliyordu, Adem şekilden şekle girdikçe, iblis de şekilden şekle giriyor, hınçlaşıyor ve kendisine bir rakip hazırlandığı düşüncesiyle onu tanıma ma azmini zaten içinde oluşturuyordu. “Onu topraktan yarattın!” şeklindeki yaklaşımı da, Ademin yaratılışının ve kendisine topraktan bir rakip olarak hazırlanışın farkındaydı ve ona diş biliyordu. Ona saygı göstermemeye de muhtemelen kararlıydı.Basit görünen bir düşünce kıvılcımı, duygu yangınına ve isyan eylemine yol açar. Negatif duygular, negatif düşünceyle ilk kez şöyle dillenir:“Şuna da bak! Sen bunu mu benden üstün yaptın?”,” Ben ondan üstünüm, onu topraktan beni ateşten yarattın!” (7/ 12, 17 /61-62).Şeytan ikinci fıtrat kazanır ve bunu benimser. Çünkü zaten böyle bir şeye hazırlıklıdır o. Artık mahiyetinde her an kötülük fikri ve onu yayma yemini hakim olacaktır.Çünkü şeytanda ilk kez olumsuz bir kısır döngü (Fasit daire) oluşmuştu. Kibri ve kendini üstün görmesi, ardından secde etme mesiyle halkalar oluşmaya başlamış, bu Allah’a isyanla devam etmiş ve her an kötülük yapacağına yemin ederek, Allah’a değil kendisi ne onay vermiş, egosunu zemberek gibi kurmuş, olumsuzluklara programlamıştır. Bu talep de Allah tarafından kalbinin mühürlenmesi şeklinde onaylanmıştır.Artık Şeytanın düşüncesinde iyilik kavramına yer kalmamıştır. Bu güneşe benzer. Atomlar sürekli parçalanır ve sürekli yenilenerek enerji üretilir. O da sürekli kötülük üretmeye başladı. Bir insan, geçici öfke halinde kudurmuş gibi olur, etrafına saldırır, kırar döker, parçalar, sonra da sakinleşir. Şeytanın her hali böyledir. Bir farkla ki şeytan en öfkeli halinde bile akli muhakeme ve muvazene gücünü kaybetmez.Ama Tövbe etmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Oysa Adem tövbe-istiğfar duygusuyla ve Allah’a secde ile bu kısır döngünün oluşmasına meydan vermemişti.Anlaşılıyor ki şeytan, Adem’den farklı olarak, sadece düşünce ve eylem varlığı olmayı tercih etmiş, secde etmeyi ret ederek, itaat ve hayra yönelik bütün duygularını adeta kısırlaştırmıştır. Hadım olan insanın fonksiyon yitirmesi gibi, şeytan tamamen bir inanç ve iyilik özürlü bir varlıktır. (Cin süre sinde, cinlerin inanmasından teslim olmasından söz edilir)İsyan edip secde etmeyen şeytanın birincil duygusu, sahip olduğu kendince yüksek değerleri kaybetme endişesi olabilir. Çün kü o da, Adem gibi, meleklerden farklı olarak bazı mahiyet özelliklerine, kapsamlı bilgiye ve üstün yeteneklere sahip bulunuyordu. Kıya mete kadar ölüm tatmayacak tek varlık olması (17/62, 38/79-81), insanların göremediklerini görmesi, vesvese verip nefisleri, duygu ve düşünceleri etkilemesi, peygamberlere bile müdahale etmek istemesi gibi ( 7/27, 15/39, 22/52-55)Bu avantajları onda kibir, kendini beğenme, üstünlük taslama gibi ikincil duyguların beslenmesine yol açmış, Ademin bir rakip gibi karşısına konması, bir de secde edilmesinin istenmesi, onu büsbütün çıldırtmış, duyguları kararlı isyan düşüncesine dönüşerek, inat ve israrla isyan bayrağını açmış, artık o, kendince bir ilk ve varlıkta olmayan orijinal bir şey olmuştu.Belki da ona en cazip geleni de buydu: İlahlığa alternatif oluşturmak, dişine göre bulduğu insanlık varlığıyla kıyasıya savaş mak! Böylece kendisini kanıtlamak ve tatmin olmak!..Adem belki de sadece bir sebep olmuştu, böyle bir fırsat kolluyordu, bulunca tam zamanı dedi ve adeta kötülüğün tek ilah adayı gibi varlık piyasasına çıkıverdi. Benzer çıkışın insan temsilcisi bilindiği gibi Firavundu…Şeytanı böylesine cüretkar kılan şey herhalde, Melekler arasındaki tek orijinal model olmasıydı. Bu onu özgün ve farklı kılıyordu.Yaratıcı olamayacağını bildiği için, yaratıcıdan sonra ilk ve tek olma düşüncesine kapılacak kadar ayrıcalıklı donanımı vardı. Yaratıp var edemiyordu ama yaratılan bütün insanların varlık amaçlarını yok edebilirim diye düşünüyordu.           Şeytanın asıl kahredici azgın duygu tabanlı saldırgan düşüncesi bundan sonra kendini gösterir, çünkü artık o yeminli bir olumlu düşünce baş düşmanı olmuştur. Azgınlığın uç noktasına vardırdığı insana tepkisini, ültimatom çeker gibi Allah’a karşı küstahça şu şekilde yöneltir:“Yeryüzünde günahları kullarına süslü gösterecek, onları azdıracağım” (15/39),“Doğru yolun önüne oturacağım; önlerinden, arkalarından, sağlarından sollarından sokulacağım, çokları şükredenlerden olmayacak” (7/17).           Şeytan sanki gelecekten haber vermektedir. Ve kesin bir dille konuşmaktadır. Bu kudurmuş bir öfke halinde söylenmiş heze yanlar mıdır? Yoksa, meleklerin “Fesat çıkaracak, kan dökecek insan mı yaratacaksın?” diye sormalarının altında yatan, insan hakkın da bildikleri gelecek bilgiyi mi biliyordu!..Ya da bir taraftan kendi gücüne ve yeteneklerine bakmış diğer taraftan da insandaki zayıf noktaları iyi keşfederek; “Ben bunun hakkından rahat gelirim!” demiş, nefis istekleri karşısında onun cılız bir rakip olacağını düşünmüştü…Haklı da çıkmıştı!..(Şeytan Taşlama) ozkul-foto-280.JPG         Şeytan da olsa doğru söylediği anlar olabilir. Sözgelimi ihlaslı kulları azdıramayacağını itiraf eder (38/75) Bir ayette Allah, şeytanın tahminin doğru çıktığını, azgınlaşan insanları (Sebe) örnek göstererek hatırlatmaktadır (34/20).Tamamen menfi duygu ve düşünce fasit dairesine hapis olan ve kinle dolup taşan şeytan, hadislerin de belirttiği gibi, insanın kalbine, aklına ve nefsine doğrudan ve sürekli uydu yayını yapar gibi, bin bir koldan çeşitli yöntemlerle yaklaşarak, olumsuz duygu ve düşünceler gönderebilmektedir.            Ne var ki şeytanın yaptırım gücü bununla sınırlıdır; sadece duygulara kurşun atabilir, düşünce oklarını gönderebilir. Şayet insan kalbini inançla zihnini bilgiyle donatır, uzmanlardan, olumlu kitaplardan ve güzel arkadaşlarından destek alırsa, bu zehirli oklara karşı güçlü bir dalgakıran gibi, kalkan oluşturmuş, duygu ve düşüncelerini koruma altına almış olacaktır.Şeytanın en büyük taarruz alanı, başkonsolosu ya da lokomatifi olarak gördüğü nefistir. Çünkü nefis, insanın en zayıf tarafıdır ve akıl gibi bir muhakeme gücüne sahip değildir. Kalp ve vicdan gibi derin ve güçlü duygusal bir bağlantısı da yoktur. Nefis, helal haram tanımaz, doymak bilmez. Özellikle yeme içme, cinsellik, mal, makam ve şöhret tutkusu, şeytanın ağzını sulandıran başlıca nefsani boşluklardır. Şeytanın, bu yönlerden vurduğu insan, inanç ve düşünce planında bloke edildiği için, kolayca olumsuz davranışlara yönlenebilmektedir. İnsan öncelikle şeytanın maşası olan nefsin elinde dizginlenmiş ve zincire vurulmuş kalbini ve düşünce dünyasını özgürlüğe kavuşturmalıdır.Şeytan, intikam duyguları içinde insana, karşı yapacağı düşünce savaşlarının tetiğine basmadan önce, iki kez diyalektik manevra yapmıştı. İlkinde, kendisinin ateşten, Adem’in topraktan yaratıldığını ve ondan üstün olduğunu savunarak, Allah karşısında bir mantık oyununa girmişti. Diğerinde ise yine Allah’a karşı sinsice bir plana girişmiş, laf oyunu yapmış, mahşere kadar ömür verilmesini istemiş fakat kıyamete kadar izin kopartabilmişti.ŞEYTANIN İLK PSİKOLOJİK TAARRUZUİnsana karşı giriştiği ilk taarruzu, Adem ile Havva’nın duygularına hitap ederek, düşüncelerine yasak meyveden yemeleri fikrini verme şeklinde gelişti (7/22). Ona göre yasak ağaç, sonsuzluk, meleklik ya da meliklik-saltanat (20/120) ağacıydı. Ondan yedikleri takdirde sonsuza dek cennette kalacaklar veya melek olacaklardı. Ya da belki de Adem’e yeryüzünde tek sultan ve hakim sen olacaksın diye, halifelik misyonunu hatırlatarak kandırmayı düşünüyordu.Bir insan için sonsuza kadar cennette kalmak, melek olmak ya da yeryüzü kralı olmak ne demektir? Şeytanın fısıldadığı bu ko nu, soru haline getirilip günümüz insanlarına sorulsaydı ne cevap verirlerdi? Herhalde vicdanı sönmemiş aklı çürümemiş hiç bir insan (melekliği bilemeyiz ama )sonsuzluk ve sultanlık konusunda buna hayır diyemezdi!..Şeytan ilk kumpasında tam isabet yapmıştı. En azından insanı çok iyi okumuş, kendince gördüğü bu boşluğundan ve zayıf tarafından yararlanmak istemişti. (7/20).Şeytanın burada insanı çok iyi tanıdığını, çözdüğünü, okuduğunu ve insanın mahiyetindeki sonsuzluğu ve ölümsüzlüğü isteme duygusunu tespit edip düşünce oyunlarını bu yöne teksif ettiğini görüyoruz. Ve şeytan dünyaya inmeyi beklemeden, insana karşı taarruz planlarını hazırlamış bir bir uygulamaya koymaktadır.ŞEYTANIN CİNSELLİK BOŞLUĞUNU KULLANMASIİnsanın en zayıf taraflarından biri de cinsel yönüdür. Şeytanın tuzağını son derce profesyonelce kurduğunu söyleyebiliriz. Sonsuzluk gibi insanın duygu ve düşünce dünyasını harekete geçiren ve nefsini uyandıran bir düşünceyi, Adem ile Havva’ya iletmiş, sonra da yasak meyveye uzanma eylemine davet etmişti. Kur’an, şeytanın onları elbisesiz bırakmayı, ayıp yerlerini göstermeyi, böylece cennetten çıkarmayı planladığını bize anlatır(7/27).Asıl amacı ise kendince düşmanını, esas savaş alanı ve arenası olan dünyaya çekmek, orada hesaplaşmak ve işini bitirmekti. Ve bir ikisiyle hıncı dinecek gibi görünmüyordu, cehennemin büyüklüğüne göre insanları dolduracaktı. Açıkça süslü bir yalan söylemişti, çünkü Allah’a karşı ben üstünüm diye ilk yalanını zaten savurmuştu.ŞEYTANIN DÜNYA SAVAŞLARIŞeytan İkinci duygu ve düşünce savaşını, ilk kez yeryüzünde vermiş, bunu Kabil cephesinde yerini alarak göstermiş, adeta Allah’a karşı hırsla verdiği baştan çıkarma andını yerine getirmişti. Yeryüzünde meydana gelen ve sonu kan dökmekle sonuçlanan bu ilk duygusal muharebe, deyim yerindeyse bir kız yüzünden başlamıştı.Şeytan ikinci kez insanoğlunun karşı cinsel olan tutkusunu kullanıyordu. Kabil, cennet kokusunu henüz üzerinden atmamış Peygamber bir babanın evladı olduğu halde, aslında kardeşi Habil’in eşi olabilecek, aynı batın ikizi, kız kardeşini arzulamaktadır. Bu ilahi yasağı bilerek çiğnemekte israrlı olan Kabil, babasının Allah’a hediye sunma önerisini zoraki kabul eder. Sonuçta Habil’in hediyesi kabul edilince, şeytanda hortlayan tepki duyguları, kıskançlık ve inat Kabilde de uyanmış, intikam peşine düşerek kardeşini öldürmüştü (5/30).Kur’an’da bu olayda, şeytanın doğrudan müdahalesinden bahsedilmez. Ama şeytanın, insanları baştan çıkarma konusunda ettiği yemin hatırlanırsa, böyle bir olayda parmağının bulunmadığı düşünülemez.Hz. ADEM VE PSİKOLOJİK DÜŞÜNCENİN OLUŞUMU:Konuyu, ilk düşünen insana, Hz.Adem’e getirecek olursak, onun şu üç yönünü ön plana çıkarmak mümkündür:1-Birincisi, salt akıl ve düşünce insanı olarak Hz.Adem’dir.Bu yönüyle o meleklerin bilemediği zengin hikmet ve bilgilerle donatılmış, kendisine yeryüzü halifeliği ve hakimiyeti misyonu verilmiş ve temsil ettiği üstün manaya secde edilmesi gibi bir iltifata mazhar olmuştu. Böyle zengin bilgi ve hikmet, halifelik ve dünya neslini başlatma gibi yüksek, ilk ve orijinal mazhariyetlere ve görevlere sahibi olan Adem’in, cennette bile olsa, o aklı başında taşırken yoğun düşüncelere dalmaması düşünülemez.Hz.Adem’in ilk düşünme eylemi, ayetlerden anlaşıldığına göre, meleklerin bilemedikleri sorulara cevap verirken gerçekleşmiş olmalıdır. Düşüncenin böylece bilgiye hizmet etmesi, Allah’ın, insanı meleklere iftiharla takdim etmesine ve saygı secdesi istemesine sebep olmuş, güzel düşünce anında ödüllendirilmiştir. Hz.Adem, bu bilgilerin yanında düşüncesini, kendisine yüklenen yeryüzü halifeliği görevine ve yetiştireceği nesline de yönlendirmiştir diye düşünmekteyiz .Öte yandan da hem eşi Havva’yı hem de şeytanın manevralarını hesaba katmak ve düşünmek durumunda bulunuyordu. İlk düşünen insanın, bu gibi konularda düşünmeye başladığı düşünülebilir.2-İkincisi, duygusal düşünce insanı olarak Hz.Adem’dir. Beşer olarak duygusal yoğunluk yaşadığını görüyoruz. İlki cennet yalnızlığı içinde, soy ağacı eşini bulunca, muhtemelen düşüncesini aşan duygusal bir dokunuşla, yasağı delmiş sayıldı. Suçun cezasının, amelin cinsinden olması, yani soy ağacına yaklaşma, belki de sadece tatma sonucu, avret yerlerinin açılması da yorumu bu yöne kay dırmaktadır. (7/22;20/118-119).Teklifin Havva’dan gelme si, ağacın herhangi bir meyve olması neticeyi pek etkilemez.Cennet nesil çoğaltma yeri olmadığı için muhtemelen, görev zamanı gelip dünyaya gönderilinceye kadar, geçici cinsel temas yasağı konmuş olabilir, Allah doğrusunu bilir. Bu, Hz. Adem’in çocuklarının, ikizlerin çaprazlama evlenmelerine izin verilmesi gibi geçici bir yasak olabilir. Ayette belirtildiği gibi, sadece yaklaşma, uzanma, dokunma yasağı konmuş da olabilir.. Allah bilir, belki de Hz.Havva’nın rahatsızlık günleriydi, cennette bu olur muydu!. Orası gerçekten cennet miydi, dünyanın cennet gibi bir köşesi miydi! Teklif var mıydı, önce kimden gelmişti, yasak ağaca dokunmak neydi nasıl olmuştu gibi sorulara takılmak doğru değildir.Bizce bu, İsmail’e bedel inen Kurbanlığın rengi konusunda tartışmaya girmek gibi bir şeydir, ayrıntıda boğulmaktır, stratejiden sapmaktır. Belki de şeytan, menzile ulaşmayı engelleyecek şekilde ayrıntılarda boğulanlardan hoşlanmaktadır. Benzer sapmayı yapan İsrail oğullarının, Kurban edilecek hayvanın rengi konusundaki tartışmaları sonucu içine düştükleri kaotik durumu, Bakara süresi, 67-70. ayetlerde görebilirsiniz.Ancak bu konuda, Adem’in, şeytanın etkisiyle adım attığını, üst düşünce boyutundan çıkarak, kalp seviyesinden aşağı düştüğünü düşünmek yanlış olabilir. Aksine mahiyetindeki çeşitli duyguları kontrol edebilecek düşünce gücüyle hareket ederek; belki de bilgi ve misyonunu gerçekleştireceği ve neslini çoğaltabileceği yerin dünya olduğu bilinciyle davrandığını, özgür düşüncesini kullanarak bir karara vardığını, görev aşkıyla bir ictihad yaparak o eylemi gerçekleştirdiğini bile söyleyebiliriz. Nebidir, ictihad yapmıştır, ictihadında yanılabilir ama özür dilemiştir!..Şeytanın, sonsuzluk ağacı diye takdim ederek ağaçtan yemelerini istemesi aslında, insan neslinin çoğalmasını istemesinin bir ifadesiydi şeklinde yorum yapabiliriz. Allah bilir, Kaniatın Efendisi iftihar edeceği ümmetinin çokluğuyla ne kadar övünüyorsa, şeytan da kendisinin iftihar edeceği insanların çoğalmasını istemektedir. Kendince ne kadar çok kişiyi cehenneme yuvarlarsa o kadar intikam almış kinini kusmuş ve rahatlamış olacaktır…Muhtemelen o da bir an önce insanla birlikte yere inip, insanoğluyla savaşmak, kozlarını paylaşmak yolunda can atıyordu. Ademle şeytanın düşüncesi aynı noktada örtüşüyordu. Dünyaya inmek! Nur ve kir kulvarlarında yürüyen iki varlığın hedefleri bir noktada kesişmekteydi…Ama amaçlar farklıydı; biri olumlu diğeri olumsuz!..Aynı şekilde iki tarafın yasak ağaçtan anladıklarıyla aynıydı, fakat yaklaşım amacı ve niyet farklıydı. Başka bir ayette temiz ve pis ağaçtan bahsetmesi de bu bağlantıyı hatırlatmaktadır (14/26). Temiz ağaç, olumlu duygu ve düşünce, pis ağaç olumsuz duygu ve düşünce meyvesi verir. Adem’in amacı temiz nesil çoğaltmak iken, şeytan gelecek nesli, Allah’dan uzaklaştırmanın ve cehenneme atmanın hayallerini kuruyor planlarını yapıyordu.Adem ile Havva’nın; Allah’a isyan, şeytana itaat ya da nefsini tatmin gibi bir planı, azmi ve kararlılığı olmamasına rağmen yine de ilahi bir yasak çiğnenmiştir, Allah’dan bir de azar gelince, her ikisi de pişmanlık duygusu içinde af dilemişlerdir (2/37) Bu noktada şeytanın Allah’a isyan etmesiyle, Adem ve Havva’nın Allah’a yönelişi; müsbet ve menfî, (negatif-pozitif) duygu, düşünce ve davranış farkını da ortaya koymaktadır. Şeytan kibir, inat ve isyan duygusuna yenilerek kaybetmişi, Adam ile Havva pişmanlık ve özür dileme duygusuna dayanarak kazanmışlardı.Şeytan meleklerin arasında, ruhani alemin esrar dolu güzelliklerinin çinde kazanma kuşağında kaybeden bir varlık temsilcisi sayılabilir. Adem ile Havva da kaybetme kuşağına girişin adı olan isyan ve günah merdiveninin daha ilk basamağında dönüş yapıp Allah’a yönelerek kazananlardan olmuşlardır.Burda önemeli bir husus göze çarpmaktadır. Hz. Adem’e, sanki bir beşer olarak irade eğitimi verilmektedir. İlk kez bir insan bilgi, duygu, düşünce ve önemlisi iradesiyle sınanmıştır. Bir taraftan Allah’ın yasağı, diğer taraftan şeytanın aldatma adına teşvikleri, öbür yandan da nefis taşıyan bir insanın duyguları bulunmaktadır. İnsan, iradesiyle ya “Yapma!” şeklindeki Allah’ın yasağına uyacak ya da “Yap!” diyen şeytanın sözüne kanacaktır. Nefis yapı olarak şeytanın istediğini gerçekleştirmekten hoşlanmaktadır.Fakat öbür tarafta kalbe yüce bir duygu ve vicdan, akla güç bilgi ve görev veren, Ruhun gerçek sahibi olan Allah vardır. İnsan, nefsini aşarak tercihini Rabden yana kullanınca, Ruhta zafer kazanmış, Allah’ı hoşnut etmiş olacaktır. Şayet bunu başaramazsa, unutma veya zaaf insanı etkiler de günaha yönlendirirse, alternatif bir kurtuluş yolu daha vardır; o da pişman olmak, hatayı anlayıp Allah’tan özür dilemektir.Hz.Adem’in şahsında bütün insanlığa iki yöne uygulanabilecek bir bu irade eğitimi ve Allah’a yönelme dersi verilmiş olmakta dır. Bir ayet dikkat çekici bir ifadeyle, itaat ve isyan yeteneğini ve potansiyelini Allah’ın verdiğini, fakat nefsin tezkiye edilip temizlenmesi durumunda kurtulabileceğini, aksi takdirde zararda olacağını vurgulamaktadır (91/7).Bu insanın, günaha açık bir fıtratının ve psikolojisinin olduğunun belirtilmesidir. Ve bu özellik yaşanarak gösterilmiş olmaktadır.İnsan için belirtilen diğer hususiyet düşmanlık duygusudur ki bu da “Birbirinize düşmanlar olarak yere inin!” (2/41) ayetiyle ifadelendirilir ki ilk tecellisi Hz.Adem’in iki oğlu arasında gerçekleşecektir.Hicr süresi 28-29.ayetlerde belirtildiği gibi insanın topraktan şekillenip, ilahî nefha ile ruhlanması onun, melek ve hayvanlardan farklı olarak, “Çift tabiatlı” bir varlık olarak; irade mekiği ile iki kutupta gel-gitlerle yolculuklar yapacak olması, psikolojik duygu ve düşünceler sahibi olduğu gerçeğini göstermektedir. Hz. Adem ve Havva’nın önce bedensel yapılarıyla yasağa yönelmeleri sonra ruhsal yapılarıyla Allah’a sığınmaları, insanın ilk psikolojik alandaki ilk yolculukları ve deneyimleri olarak nitelendirilebilir. Böylece insan psikolojik olarak, yalpalamasını ve yan çizmesini, sonra da ana çizgiye dönerek dengede kalmasını öğrenmiş olarak yeryüzüne gelmiş olmaktadır.Burdan yola çıkarak, Psikolojik hastalıkların ve kişilik bozukluklarının temel sebebinin oluşmuş olduğunu düşünebiliriz.Buna Ruh hastalıkları yerine “Nefis Hastalıkları” kavramını kullanmak daha isabetli olacaktır.Çünkü Ruh, insana son derece sağlıklı ve mü kemmel bir bedenle birlikte verilmiştir. Bedene bulaşması sebebiyle ruhta oluşan olumsuzlukların ana sebebi bedende ve bedene bağlı olarak Nefis arzularında aranmalıdır. Ruh hastalığı deniyorsa bu aslında bir sonuç belirleme olabilir. Adı üzerinde hastalık denmektedir. Aslında ruhu hasta hale getiren nefis ve bedendir, iradesini tamamen bedenden yana kullanan insan iradesidir.Ruh-Nefis hastalıklarının temelinde yatan ilk çıkış noktası ve sebep: İnsana ve cinne alt yapısı sınırsız bir “Benlik” verilmesidir denebilir. İnsan ve cin, onlara verilen maddî ve ruhî yapılarıyla, benlik ve Yaratıcısı arasında bir ahenk kurmakla yükümlü tutulmuşlardır.İnsan dışı ama sorumlu tutulan varlık olarak İblis, bu uyumu bozan ilk örnektir. Ancak o, Hz.Adem bir rakip olarak gelene dek negatif benlik tabiatını işletme zemini bulamamıştı. Geldiğinde de, önce Ademe karşı üstünlük olarak kullandığı Enâniyetini, “Rabbim!” diye hitap ettiği halde Allah’a karşı isyan şekline dönüştürmüş, Allah’ın kendisini azdırdığını savunarak, insanların O’na kulluk yapması nın önüne geçeceğini ilan etmişti.Bu yönüyle, en büyük Psikolog olarak nitelendirdiğimiz şeytanı aynı zamanda ilk ve en büyük Ruh-Nefis hastası olarak da ilan edebiliriz. Şizofreninin sınır ötesini temsil eden şeytan, Yaratıcı ile mücadele etmeyi meslek olarak seçmiştir. Konu tamamen, sınırsızlığa baş kaldıran bir benlik kavgasına dönüşmüştür. İnsanlar içinde de aynı mesleği sürdüren Firavun, türünün ilk örneği olmuş, kendini tanrı ilan ederek Musa’nın Rabbine savaş açmıştır.Şeytanda benlik, her anında, hem bilinçaltını hem de bilincini tamamen kaplayacak şekilde kin, nefret, düşmanlık ve intikam ateşiyle yapısına uyum gösterecek şekilde yapılanmıştır.Hz.Adem ise, sadece Rabbi düşünen meleklerden, sadece benliğini düşünen şeytandan farklı olarak, bedensel benlik yapısına geçici olarak takılmış, ama ruhuyla Rabbe yönelerek aradaki ahengi “Ben hatalıyım!” diyerek tekrar kurmuş ilk örnek varlıktır. Bu aslında ayetin “Cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler-tanısınlar diye yarattım”(51/56) şeklindeki anlamıyla örtüşen bir durumdur.Burda Ademle Şeytanı ayıran önemli bir faktör vardır. Her ikisi de yaratılıştan gelen ümit ve korku, sevgi ve nefret, gibi önemli zıt duygular arasında bir seçim ve tercih yapmışlardır. Şeytan hem ümidi hem de korkuyu kibir ateşiyle kül etmiş, sevginin ise -Kabilde ilk tezahürünü görüldüğü gibi- baş katili olmuştur. Sonuçta da o, tamamen bir nefret kimliğine bürünmüş, benliğinde bir anlık sevgiye bi le yer bırakmamıştır.Adem ise, muhtemelen işlediği hatayı bile, etkisinde kaldığı bir kısım sevdaların etkisiyle gerçekleştirmiş, sonra benliğini piş manlıkla, ümit ve korku dengesi içinde, başlangıçta Muhabbetle yaratıldığı ve geldiği o asıl sevgi kaynağıyla tekrar buluşturmasını bilmişti.Şeytan bir dönüş kimliğiydi; Adem de!…Fakat şeytan Rabden benliğine dönmüştü.Bir Rab sevgisi vardıysa onu dirilmemek üzere benliğine gömmüştü. (Şeytanda İstiklaliyet-Bağımsızlık kimliği)Adem ise benliğinden geçip Allah’a dönmüştü. (Ademde Aidiyet-Bağımlılık kimliği)Benliğindeki günah ateşini, daha kıvılcım iken, tövbe ile Rahmet denizinde söndürmüştü!..Cennette, benlik tarafından olumsuz olarak değerlendirilecek duygu ve düşünceler olmamalıydı. Tezahür eden Adem ve şeytan olayları karşısında, insanların benlik yeri olan dünyaya inmeleri kaçınılmaz oldu. İlerde insan tekrar ilk mekanına avdet edince, için deki tüm benlik olumsuzlukları çekilip alınacak, bütün benliklerde sadece huzur ve mutluluk hakim olacak, insanlar benlik savaşçıları olarak değil benlik kardeşleri olarak karşılıklı oturacaklardır (15/47).Benlik ahenginin sırrı, benliğin Allah’a dönük olmasıdır. Gerçek özgürlük de Allah’a yönelik olan özgürlüktür.İnsan benlikteki sınırsız kaynaklara bakarak ve kapılarak, sadece kendine yönelmekle bu dengeyi bozabilmekte, özgürlüğünü köreltmekte, sınırsızlığa, sınırsız özgürlüğe adayken kendisini, özgürlüğünü sınırlamaktadır.Benlik sonsuzluk mayalı bir nüve-damla yapıdır ki, emanet olarak, Var Edicisi adına değerlendirilsin buudlansın diye vardır!…Evren var; benliğiyle insanı taşısın diye var!İnsan var; benliğiyle Allah’ı tanıması için var!Benlik var; İnsan Allah’ı en iyi tanıyan olsun diye var!..Allah madem var; benlik O’na yâr olsun diye var!.. Şeytanla Adem”i birbirinden ayıran diğer önemli faktör, donatıldıkları iç güçlerini farklı şekilde kullanmaları ve değişik savunma ve kontrol mekanizması geliştirip uygulamalarıdır denebilir.Şeytan kendisine verilen nefis, akıl, bilgi ve farklı yetenek güçlerini, nankörlük yaparak ve bencilce sadece kendi egosu hesabı na değerlendirmiş ve narsistce üstünlük psikozuna kapılarak, kibir mekanizmasını geliştirmiş sonra isyan mekanizmasıyla gerçek kimli ğini oluşturmuş, intikam yeminleriyle de ardından, benliğindeki savaş mekanizmasını hareket geçirerek son duruşunu belirlemiştir.Hz.Adem ise, tabiatındaki nefis arzuları, eşe yönelme ile nesil çoğaltma ve toplumsallaşma heyecanı, sonsuzluk duygusu, bilgi yüklenip halifelik görevinin verilmesi gibi saikler ve iç enerjinin, bir yanlış davranışa yönlendirmesi sonucu, müthiş bir kontrol, denetim ve yönetim mekanizmasını ortaya koymuştur; o da pişmanlık duygusu ve tövbe ile Rabbe yönelişi ve affedilmesini talep edişidir.Bu aslında, insan psikolojisinin ikinci belki de ilk ciddi oluşum deneyimi sayılabilir. İlkinde Hz.Adem, kontrol mekanizmasını iş letmemişti çünkü bunu gerektiren bir durum yoktu. Hata nedir bilmiyordu, Hata durumunda ne yapılır onu da bilmiyordu. İnsan ilk kez pratiğini yaparak, psikolojisinin bozulması ve düzeltilmesi deneyimini yaşayacaktı. Rabbisi ona verdiği bilgilerin yanında, yeni bazı af ta lebi kelimeleri daha öğretecekti…Hz. Âdem, Psikolojik bir yanılma ile, yasak meyveye yönelmişti. Ardından da İlahî irşat ve terbiye ile, ilk kez orijinal, içsel, yepyeni bir mekanizma ve psikolojik tavır oluşturmuş, bu olumlu duygu ve düşüncesiyle önceki olumsuz durumunu düzeltmiş yönetim altın da alarak ruhsal huzura ermişti.Ruh-Nefis hastalıklarının temelinde yatan ikinci çıkış noktası ve ana sebep: Vicdanda ve düşüncede yer etmiş, yaratılıştan getirdiğimiz kontrol mekanizmalarını işletmemek, bunun sonucunda; beden ve nefis arzularına aşırı ve kalıcı ilgi göstermek ya da tamamen ilgisiz kalmaktır. Aynı şekilde Akıl, kalp, vicdan gibi Ruh mekanizmalarına aşırı yönelmek ve yüklenmek ya da onlara tamamen yabancı kalmaktır…Buna göre, Psikolojik yaklaşımların anahtarı, insan benliğini iyi okuyarak anlamak, Yaratıcısıyla münasebetlerini düzenlemek ve Allah Kelamını baz alarak, insanın Ruh ve Beden ilişkilerine ölçü ve denge kazandırmak, duygu ve düşüncelerini yönetme ve iletişim kurma sanatını öğretmektir.3-Üçüncüsü, dünyada problem çözen Hz. Âdemdir:Hz.Adem’in sözünü ettiğimiz üç ilgi alanına geri dönecek olursak; akıl ve kalp yönleriyle bir düşünce ve duygu tecrübesi yaşadıktan sonra onun, dünya hayatında, düşüncesini yönlendirmedeki ilk pratik örneği, iki oğlu arasındaki, ciddi problemi çözme çabalarında gözlenir.Yeryüzünde ilk kez iki insan, ilk kez ciddi psikolojik bir savaşın içine girmişlerdir ve olumlu ve olumsuz duygu, düşünce ve davranışın temsilciliğini yapmakta ve bunu söze dökmektedirler. Hakim menfî duygu ise, “Ben” in kendini kabul ettirmek istemesi, ilk kez Allah’ın görevli bir Nebisi olan babaya karşı gelmesidir.İstediği gerçekleşmeyince, kıskançlık ve düşmanlık duyguları o “Ben” i sarmış, kim bilir kaç gece ve gündüz ruh dünyasında bu duygularla yatıp kalkmış ve içinde intikam hislerinin doğmasına ve katle sebep olacak ruhsal kuluçka dönemi yaşamıştı. Böyle bir dönem yaşadığını, öldürme kararı almasından ve bunu soğukkanlılıkla gidip kardeşine açıklamasından anlıyoruz.Kabil: “Seni öldüreceğim!” dedi. Habil ise müspeti seslendirdi: “Ben öldüremem, Allah’dan korkarım” diye cevapladı(5/28). Sonuçta Kabil, kardeşini öldürür ve kaybedenlerden olur. Şeytan sahnede yok gibidir, sinmiştir; çünkü rolü artık insan üstlenmiştir!..Bu, olumsuz duygu ve düşüncenin, yeryüzündeki ilk negatif zaferi sayılabilir. Şeytanın kibri ile Kabilin kıskançlığı, aynı temel duygunun ürünü olan düşünce tarzında buluşmaktadır: Allah’dan kopmuş hasta Egonun, Aidiyeti terk edip İstiklaliyet’ ini ilan etmesi, benlik adına varlıkta Hakimiyet kurmak istemesi…Enaniyet, haz aldığı değerlere saplanıp gömülünce ve düşünceyi bunun tatmini yolunda işletince iki benlik sloganı ortaya çıkmış oluyor:Şeytanın: “Ben varım!” demesi,Kabilin: “Benim olacak!” demesi….Olumlu ve olumsuz düşüncenin esası “Ben” felsefesine dayalıdır.Olumlu düşüncede benlik, yaratıcısına intisab eder, bağlanır O’nun adına eş ya ve hadiselere bakar. Benliğini, O’nu tanımada bir mikyas-ölçü yapar. Kendisini sonsuz güzelin mükemmel bir aynası olarak görür. Sonsuz güzele ulaştıran olumlu yolları araştırır. Olumsuz düşüncede ise özgürlük adına bütün yapılarıyla benlik ön plandadır. Her şeye o gözlükle bakar. Her şeyin merkezine sadece kendisini koyar. İşte bu iki kutuplu düşünce dünyasının ilk temsilcileri olarak karşımıza, Ademle Habil, Şeytanla Kabil çıkmaktadır.İnsan aklının, duygu ve düşüncesinin asıl varlık sebebi, “Ben” ile yola çıkıp “O’na” ulaşmak, O’nunla “Ben”i yaşamaktır.Şeytan Kur’an bütünlüğü ve hadislerin ışığında mercek altına alınır iyi analiz edilirse, psikologların, insanı tanıması ve problem lerini çözmesi kolaylaşacaktır diye düşünmekteyiz. Çünkü şeytan insanın bütün ruh haritasını hem de kıyamet noktasına kadar çok iyi okuyabilen, yaratılmış nefis taşıyan tek varlıktır.Şeytan bir insan uzmanıdır. İnsanlığın -deyim yerinde olmasa da- ezelî düşmanı olan şeytanın alt edilmesi, insanla beraber çok iyi analiz edilmesi, hem manevî planda hem de ilim planında bir uzmanlık işidir. İnsanı ve şey tanı iyi anlamak, irtibat noktalarını etraflıca belirlemek, insan psikolojisi adına bir zafer kazanmada ön adım olacaktır. Bu yönüyle Mürşid Psikologlara büyük iş düşmektedir.Vesselam,                                                               Hacı Özkul Ongan

Yorum Yaz